Özeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Özeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2014 Perşembe

Çanlar Kimin İçin Çalıyor Özeti Ernest Hemingway

Çanlar Kimin İçin Çalıyor

KİTABIN:
ADI: Çanlar Kimin İçin Çalıyor
YAZARI:Ernest HEMINGWAY
KONUSU:İspanyol iç savaşı sırasında isyancı çetelerle birlikte bir köprüyü havaya uçurmak için uğraşan bir İngiliz bombacının başından geçen olaylar ve gerçek aşkını bulması.

KİTABIN ÖZETİ :
Roberto Jordan, çok zor bir göreve seçilmişti. Gerçi daha önce birçok defa yaptığı işlerden biriydi ama yinede General Golz onu bu görev için bizzat kendi görevlendirmişti. General Golz’un tümeninin taarruza başlamasıyla beraber köprüyü uçurması gerekecekti. Uçakların bomba sesleri duyulunca köprü uçmuş olacaktı.
Yaşlı bir adam ona kılavuz olarak verilmişti. 68 yaşına rağmen dinç ve kuvvetli bir görüntüsü vardı. Dağda Amerikalıya yardım edecek çetelerin hepsini tanıyordu. Gerçi çoğu işe yaramaz adamlardı ama tren işini iyi yapmışlardı. Kaşkin görevini çok iyi yapmış, treni bölgedeki çetelerle beraber havaya uçurmuştu. Daha sonrada başka bir iş esnasında ölmüştü.
Yaşlı adam Roberto ‘yu köprüye götürdü. Köprünün iki yanında iki nöbetçi vardı ve biraz uzağında 7 askerin kaldığı bir karakol vardı. Dinamitleri, yarım saatlik uzaklıkta bir tepede olan Pablo’ nun yerine götürdüler. Ağaçların arasında olan bu yerde Pablonun dört atı vardı. Pablo 50 yaşını geçmişti, çok akıllı ve tecrübeli bir adamdı. Tren işinde o da vardı. Çingene, Fernando, eşi Pilar ‘da. Tren işi esnasında kurtardıkları Maria’ yı hepsi de taşımışlardı.
Pablo Cumhuriyetçiydi, çetelerin hepsi Cumhuriyetçiydi. Ama köprü işini öğrendiğinde Pablo ‘nun hoşuna gitmedi bu iş. Tren işi daha mantıklı idi. Onun kadar kampta sözü geçen Pilar, Roberto ‘yu destekleyince diğerleri de desteklediler. Pilar başkanlığı Pablo ’nun elinden aldı ve köprü için Roberto ‘ya yardım edeceğini söyledi. El Sordo (diğer çete reisi) ‘nun da yardım edeceğinden şüphe yoktu. Dağlarda yüzlerce adam olmasına rağmen El Sordo ‘nunkilerle beraber topu topu 18 kişi bulabilmişlerdi. Diğerleri güvenilir değildi. Köprünün imha edilmesinden dolayı Pilar ve Sordo adamlarıyla beraber bu bölgeyi terk etmek zorunda kalacaklardı. O akşam Sordo gelmeyince ertesi gün Pilar ve Maria ‘yla beraber, Roberto Jordan El Sordo ‘nun yanına gitmeye karar verdiler. Maria trenden baygın halde kurtulmuştu. O zamanlar saçı tamamen kesilmiş olmasına rağmen, büyüdükçe Maria güzelleşmişti. Maria ve Roberto birbirlerine ilk görüşte aşık olmuşlardı. Pilar, Roberto ‘dan bu iş bitince kızı götürmesini istemiş, Roberto ‘da kabul etmişti.
El Sordo Cumhuriyetçi ruhunu dağlarda koruyan ender çete reislerinden biriydi. Roberto Jordan, El Sordo ‘nun kendisine yardım edeceğinden emin olmuştu. Altı at vardı. El Sordo, daha sonraki kaçış için gereken atları bulmak için gayret göstereceğini söyledi. Ne de olsa köprü işinden sonra buralardan gitmek zorunda kalacaktı.
Roberto, Maria ve Pilar akşama doğru barınaklarına döndüler. Pablo köprü işinden yana değildi. Roberto Jordan onu öldürmek zorunda olduğunu biliyordu. Diğer adamların hepsi de onun ölmesini istiyorlardı. Köprü işini bozabilirdi Pablo. Bir an mağaradan dışarı çıkan Pablo ‘nun kaçtığını düşündü herkes. Çünkü kaçarken birkaç dinamit lokumu da götürmüştü.
Roberto dışarıda yatmaya alışkındı. Gece bayağı ilerlemiş ve Maria ‘nın güzelliği onu büyülüyordu. Maria sıcacıktı. Bir ses üzerine arkaya dönünce Faşist Süvarilerden birini karanlıkların arasından zorda olsa seçebildi. Tabancasıyla onu vurdu. Tam kalbine gelmişti mermi. Diğer süvarilerinde gelmesi yakındı. Adamlarıyla beraber pusu kurdu ve kardan ayak izini takip etmesini beklediği diğer süvarileri bekledi. Süvariler bekledikleri gibi geldiler. Onları farketmemişlerdi, ama ilerlemelerine devam edip gittiler.
Silah sesleri Sordo ‘nun barınağından geliyordu. Sordo ’nun yerini bulmuşlardı. Birkaç saat sonra silah sesleri kesildiğinde Sordo ve adamları ölmüştü.Artık yalnızdılar. Köprü sabaha uçurulacaktı.
Pablo gece yarısı beş abamla geldi. Pablo kaçamamıştı. İhaneti kendine yedirememişti. Roberto Pabloyu karşısında görünce ümitlendi. Köprü işi olabilirdi.Pilar ve yanındakiler üstteki karakolu, Pablo yeni getirdiği beş atlı ile alttaki karakolu imha edecekti.
Uçakların bombaları sabaha karşı duyuldu, Anselmo ve Roberto köprüdeki iki nöbetçiyi öldürdüler. Roberto dinamitleri yerleştirirken acele edemezdi. Neredeyse başarmak üzereydi. Diğer iki karakoldan silah sesleri ardı ardına geliyordu. Dinamitleri yerleştirdi ve Anselmo ile beraber ipi germeden köprüden bir miktar uzaklaştılar. Pilar ve yanındakiler karakolu halletmişlerdi ama iki adamı ölmüştü Pilar‘ın. Roberto ipi çekti ve köprü ortadan ikiye ayrıldı. Gökden yağan demir parçalarından biri Anselmo ‘yu öldürmüştü. Yaşlı adam çok küçük gözüküyordu.
Pablo tek başına kurtulmuştu tanktan. Karakolu imha edememişlerdi ama Pablo tek başına kurtulmuştu. Artık herkese yetecek kadar at vardı. Maria çok seviniyordu, Roberto yaşıyordu. Atlarla hızla ilerliyorlardı. Pablo ‘nun kaçmak için çok güzel planları olsa gerekti.
Bayırı çıktıkça Roberto ‘nun atı yavaşlıyordu. Zavallı hayvanın nefesleri bile hızlanmıştı. Büyük bir gürültü ile Roberto ‘nun ayağı, düşen atın altında kalmıştı. Ayağı kırılmış ve kırık kemik Roberto ‘nun kaslarını yırtmıştı. Daha fazla ilerleyemezdi. Yardıma gelenlerle vedalaşıp, orda kalmak istediğini söyledi. Diğerleri giderlerken, biliyordu. Daha General Golz ‘dan emir alırken böyle olacağını biliyordu.

ANAFİKİR:Savaş tam anlamıyla bir yıkımdır, her iki tarafa da zarar verir ve aslında her insan öldürmekten pişmanlık duyar. Aşk ise zaman ve mekan tanımaksızın bir savaşın ortasında dahi yeşerebilir.

KİTAPTAKİ KARAKTERLER:

Robert JORDAN: Amerika’da bir ispanyolca öğretmeniyken İspanyol iç savaşının patlak vermesi üzerine birden bire bombacı olarak eğitilip İspanya’ya yollanmış olan kültürlü, bilgili ve yakışıklı bir İngiliz.
Maria:Bir tren patlaması esnasında Pilar ve Pablo tarafından kurtarılan ve daha sonradan Robert Jordan’ın aşık olduğu genç kız.
Anselmo:Yeni görevi için ona rehberlik edecek ve çetelerle bağlantısını sağlayacak olan yaşlı bir adam.
Pablo:Robert Jordan’a yardım eden çetenin lideri.
Pilar:Pablo’nun kadını.
Sordo:Bir çete lideri.

ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Bence oldukça ilgi çekici ve sürükleyici bir konuya sahip olmasına karşın için deki uzun tasvirler bazı yerlerde akıcılığın bozulmasına ve can sıkıcı olmaya kadar varabiliyor. Ama genel itibariyle güzel ve etkileyici bir kitap.

YAZAR HAKKINDA BİLGİ:Amerikalı yazar(Oak Park, İllinois, 1899-Ketchum, İdaho, 1961). Three Stories and Ten Poems (1923) ve Torrents of Spring’den(1926), Akıntı Adalarına(1970) değin bir dizi yapıtta, savaş deneyiminden kaynaklanan imgeci anlatımlardan, Kızılderililer ve Amerika kıtası üstüne yansımalı bir öyküden, ada ve Okyanus temalarına ilişkin kurgulara dek uzanan betimlemeleri öylesine titizdir ki, karşıt güçleri saptamada ve gerçeğin serinkanlı bir görüntüsünü önermede hep aynı inat vardır. Savaş sürekli bir esin kaynağıdır (Silahlara Veda [1929], Çanlar Kimin İçin Çalıyor[1940], Irmağın Ötesi[1950] ) ve savaş konusu, av ve serüven öykülerinde (Afrika’nın Yeşil Tepeleri [1935], İhtiyar Adam ve Deniz[1952] ) ele aldığı aşk, moral gücü ve yalnızlık konularıyla birleşir. 20’li yılların sürgününü anlatan Güne de Doğar(1926) ve Paris Bir Şenliktir(1964) adlı yapıtlarında yazarın gizli ruhsal zayıflıklarıyla kırılganlığının düşsel evrenini ortaya koymak için seçilen yollar sergilenir. Hemingway, boğa güreşlerine ilişkin olarak anlattığı (Death in Afternoon, 1932) bu belirsizlikler nedeniyle intihar ederek öldü. (1954 Nobel edebiyat ödülü.)

http://roman-ozetleri.blogspot.com.tr/2008/04/canlar-kimin-icin-caliyor.html

Boğaziçi Şıngır Mıngır Özeti Salah Birsel

Boğaziçi Şıngır Mıngır
 (Salah Birsel)
KİTABIN ADI : BOGAZİÇİ ŞINGIR MINGIR
KİTABIN YAZARI : SALAH BİRSEL
KİTABIN KONUSU
İstanbul’un güzel lıklerınden ve tarıhı eserlerınden bahsetmıstır.
KİTABIN ÖZETİ
Bu kitap Boğaziçi’nin binbir çeşit güzelliklerini,tarihi eserlerini ve bu eserlerin özellikleri bütün güzellikleri ve ayrıntılarıyla dile getirilmektedir.Diğer bir bakıma Boğaziçi’nin insan haritasını verir.Ona Boğaziçi’nin Gizli Tarihi desekte olur. Bu kitabı okudukça insan diyor ki;teşekkür Fatih Sultan Mehmet’e ve onun savaşkan gazilerine ki,dünyayı kesip onarmışünlü usta marangozlarla gelecek şu İstanbul ilini ve boğaz şehrini açmışlardır.

Boğaz’da yaşamak için yalısı olmak gerekir.Yalı içinde padişah bendeliğine yatmak gerekir. Boğaz en taze, en çinli,en tangolu yüzünü Haziran,Temmuz,Ağustos ve Eylül aylarında gösterir.Vikyorya yeşili ve daha 88 yeşile boyanmış ağaçlar, çiçekler ve böceklerle ağzına kadar doludur. Kız Kulesi ve Galata Kulesi’nin dünya üzerinde bir eşi daha olmadıgını çok iyi bir şekilde anlatıyor.Aynı zamanda tarihi özelliklerini de anlatılıyor.Galata kulesi Cenevizlilerden kalmadır.Fatih Sultan Mehmet onu onarttıgı gibi,2.Murat da 1582 yılında yenilemiştir. Geçmiş yıllarda Boğaz çiçek ve meyve bahçesi demektir.Bahçeler daha çok setler, safalar halindedir.Bahçelere su arklarıyla havuzlar da özenle oturtulur.Son yüzyılda balık biçiminde havuzlara da rastlanır.Fiskiyeler ise türlü türlüdür.Yüz , , Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet
O zamanlar hemen herkes lale kuyumcusudur.Damat İbrahim Paşanın türettiği söylenen İbrahimi adındaki lale eflatun üzerine beyaz benekleriyle çok gönül yarar. Çinili Köşk’ün içinde aramadıgınız kadar mermer çşme,divanhanesinin ortasında da büyük bir havuz.Köşk’ün altından geçen bir su bahçedeki havuza dökülüyordur. Ağustos ayında inanılmaz bir kalabalık vardır.Dere boyu sandallarla hınca hınç.Çayırlar adam almıyor.Üsküdar’dan,Karaköy’den, Haliç ve Boğaz iskelelerinden uçup gelenler bir seccadelik yer kapmak için birbirini çiğniyor.Paşa ve vezir hanımları için böyle bir zorunluluk yok.Onlar Arap halayıkların yardımıyla kendileri için düzenlenen köşeye yürümek inceliğinde bulunsunlar yetişir.
Kimi kadınlar da sandallardan dışarı çıkmaz, akşamı orada bulmayı yeğlerler.Dere boyundaki gölgeliği Küçüksu Çayırında bulmaya pek olanak yoktur. Çimenlerin üzerinden sultanların arabaları ağır ağır geçer.Bu arabaları çeken öküzlerin başlıkları üzerindeki aynalarla, araba tentelerinin sarı kılıftan saçaklı kenarları güneşin altında pırıl pırıl parlar.Arabadaki sultanlar yüzlerinde herzamankinden daha az özenti ile bağlanmış yosmaklarıyla ipek minderlerin üzerlerine yaslanırlar.Öteden bir paşa hanımının süslü arabası geçer.Atlar süslü mü süslü.
Kağıthelvacılar,ketenhelvacılar,damla ve çam sakızları,elmaşekerciler,leblebiciler,macuncular,sucukcular daGirit fethine çıkmış yeniçeriler gibi sabahtan akşama olay gösterir.Mevsime göre değneklerde kiraz,çağla,şerbetten tatlı can eriği, İzmir Üzümü,Değirmendere fındığı,Bursa şeftalisi,kavun-karpuz satanların sayısı da pek kabarıktır. Boğaz’ı tanımak,gezmese de gezmiş gibi olmak isteyenler için yazılmış bir kitap doğrusu.Boğaz’ı gezerken rehber olarak kullanılmasında da büyük fayda var.İnsanın bir kez daha teşekkür edesi geliyor içinden Fatih Sultan Mehmet’e bu değerli kitabı okudukça.
KİTABIN ANA FİKRİ
İstanbulun hayatımızdaki ve tarihimizde ki önemi ve güzellikleri.
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER
Bu kitap boğazda yaşanan tarihi olayları ve tarihi eserleri ele almıştır.Tamamen bilgi vermeye tönelik bir kitaptır.Turist rehberi olabilecek bir niteliğe sahiptir.İnsan bu kitabı okudukça İstanbul gibi düntada eşi benzeri olmayan bir şehre sahip olduğu için diğer ülke insanlarından kendini üstün kılıyor.İstanbul’un Tarihi eserleri hakkında birçok yerde rastlanamayacak bilgiler bu kitabın içimdedir.
KİTAP YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ
, türk şair,deneme yazarıdır.İstanbul Üniversitesi felsefe bölümünü bitirdi.Fransızca öğretmeni, Çalışma bakanlığı’nda iş müfettişi olarak çalıştı.1960’tan 1973’e kadar Türk dil kurumu’nda yayın kolunda u başkanlığını sürdürdü.1940 kuşağı içinde zekaya dayanan alaycı şiirleriyle tanındı.ürünlerde aşkı,evliliği,hatta kendi kendisini alaya almaktan çekinmediği gözlenir.Yergiciliğini düşünceye, bilgiye yançizenlere,zorbalık, baskı yönetimi uygulayanlara da yöneltmiştir.
1975 yılında TDK ödülüne layık görülmüştür.Sanat sorunlarını, sanatçıların yaşamını, ahlak konularını irdeler.Toplum ve insanlık sorularına yönelir.Tanzimat’tan bu yana İstanbul’da edebiyatçıların bir araya geldiği kahvehaneler,içkievleri, eğlence yerleri, Boğaziçi’nin yalıları, buralarda yaşamış edebiyat, siyaset adamlarıyla ilgili bilgiler, değerlendirmeler, yazarın anılarıyla birleşerek Salah Bey tarihi adlı diziyi (Kahveler Kitabı-1975),Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu(1976) vb. oluşturur.
Başlangıcı 1949’a uzanan günlüğü ,Yaşlılık günlüğü,-Sedat Simavi vakfı edebiyat ödülü-(1986), kendi özel yaşamını yansıtırken sanat sorunları, yapıtlar üzerindeki görüşlerini dile getirir.
Yeni yapıtları:Asansör(1987), Kediler(1988)

Bize Göre Özeti Ahmet Haşim

Ahmet Haşim, 1921'de nesir yazmaya başlamıştır. İlk ne­sirlerini topladığı Bize Göre ile Türk Edebiyatının 'en orijinal üslupçusu' olarak kabul edilmiştir. Derli toplu, bir konu et­rafında şekillenen yazılarında zarif, ince, sanatlı, işlenmiş, nükteli, şiirsel bir dil dikkati çekmektedir. Bize Göre'de 42 fıkra bulunmaktadır.

AHMET HAŞİM
1885- 1933 yıllan arasında yaşamıştır. Galatasaray Li­sesi'ni bitirmiştir. Güzel Sanatlar ve Harp Akademileri' nde öğretmenlik yapmıştır. İlk şiirini 1901'de yazan Ahmet Haşim, şiire öğretmeni Ahmet Hikmet Müftüoğlu'nun etkisiyle başlamıştır. Ahmet Haşim, önce Fecr-i Ati topluluğuna katıl­mış, daha sonra müstakil bir şahsiyet olarak yazılarına, şiirle­rine devam etmiştir. Kendine has sembollerle, izlenimcilik akımının etkisiyle aruz vezniyle şiirler yazmıştır. Kendinden sonraki şairleri etkilemiştir. Eserleri, Bize Göre, Gurabahane-i Laklakan, Franfurt Seyehatnamesi, Piyale, Göl Saatleri'dir.

BİZE GÖRE
Ahmet Haşim, 1921'de nesir yazmaya başlamıştır. İlk ne­sirlerini topladığı Bize Göre ile Türk Edebiyatının 'en orijinal üslupçusu' olarak kabul edilmiştir. Derli toplu, bir konu et­rafında şekillenen yazılarında zarif, ince, sanatlı, işlenmiş, nükteli, şiirsel bir dil dikkati çekmektedir. Bize Göre'de 42 fıkra bulunmaktadır.

Eserden Seçmeler
GARDEN BARDA KONUŞAN İKİ ADAM
- Şu ışıklar içinde görünüp kaybolan kadınlara bak! Ne
derilerindeki beyazlık insan derisi beyazlığı, ne gözlerindeki siyahlık, insan gözü siyahlığı, ne dudaklarındaki kızıllık, insan dudağı kızıllığıdır. Tabiatın eserleri hiç de bu sahne yaratıkları kadar güzel değil! Kırmızı, sarı, yeşil, siyah boyalar, renksiz et­leri, çipil gözleri, soluk dudakları değişikliğe uğratarak, harap uzviyetlerden birer gençlik ve güzellik mucizesi vücuda getir­miş. Kim diyor ki kadın şimdi, eskisi gibi, yüzünü sıkı örtüler altında saklamıyor? Ya boya örtüleri? Bunların altında hakiki çehreyi hiç görmek kabil mi? Boyalar olmasa bilmem kadın ne yapardı?
-         Kadın ne yapardı bilmem... Fakat boyalar olmasa bil­mem ki göz nasıl boyanırdı?

LEYLEK
Senelerden beri leylek görmüyordum. Hatta bu kanatlı yaz seyyahlarının son senelerde İstanbul'a az rağbetleri her­kesin dikkatini çekmişti. Sonradan öğrendik ki Mısırlılar, bil­mem ne sebepten dolayı bu saygı değer kuşları arsenikti yem­lerle öldürüyorlarmış.
Geçen gün sokakta, gölgeleri mor ve keskin yapan bir Afrika güneşi aydınlığında yürürken, birden damlar tarafın­dan gelen bir leylek gagası takırtısıyla durdum. Senelerden beri hasret kaldığı dost sese kavuşan kulağım, âdeta mesut ağızların geniş tebessümüyle gerilmişti.

Leylek, yaz mevsiminin kuşu değil, bizzat yazdır. Kırmızı gagasının takırtısı, ses hâline gelmiş bir sıcak temmuzdur. Bir baca üstünden ufka çizilen bir leylek şekli, muhayyileye neler hatırlatmaz: Maviliği içi bayıltan sonsuz, derin gökyüzü... Yeşil bir vadide gizlenmiş minareli, küçük, beyaz bir şehir... Ya­rasaların uçuştuğu, kavak ağaçlarının hafif hafif sallandığı ye­şil bir akşam... Sıcak bir Asya gecesi: Damların yan duvarlarına dayanarak, gizli gizli konuşan ve doğacak bakır bir ayı bekleyen siyah zülüflü, kırmızı dudaklı, altın ve mercan gerdanlıklı kadınlar...Alçak bir gece semasına serpilmiş büyük yıldızlar... Bütün bu yıldızların içinde bir leyleğin düşünen gagası...

Muhakkak, leylek, ressam ve şairi birtakım karışık ve mev­zun hayallere davet etmek üzere yaratılmış bir kuştur. İşte onun içindir ki maddeye tapan Mısır köylüsü, kendisine yaramaya­cak kadar güzel olan bu hayvanı öldürmek cesaretini kendin­de buluyor.

SİNEMA
Boş vaktim oldukça sinemaya giderim .Yumuşak bir ka­ranlığa gömülmüş, makinenin hışırtısını dinleyerek, vücudu­mun değil, ruhumun bir çetin yol üzerinde mola verdiğini his­sederim. Karanlık, ölümün bir parçasıdır, onun için dinlendi­ricidir. Büyük dinlenme, bir karanlık denizine dalıp bir daha ışığa kavuşmamaktan başka nedir?

Sinemanın diğer bir fazileti de olgun yaşın, kafatası için­de, bir deste deve dikeni gibi sert duran acıtıcı mantığı yeri­ne, çocuk safdilliğini ve kolayca aldanış kabiliyetini koyması­dır. Rüya alemi üzerine açılmış sihirli bir pencereyi andıran beyaz perdede koşuşan, döğüşen, düşen, kalkan şu ahmak şahısların tatsız tuhaflıklarından veyahut kovboy süvarilikle­rinden veya harikulade hırsızlık vak'alarmdan, başka türlü tat almak kabil olur muydu? İnsan saflığıyla beslenen sinema edebiyatı, henüz kıymetsiz yazarın işidir. Resmi, beyaz perde üzerinde kımıldayan şu rimel ile kirpiğin her teli bir ok gibi di­kilmiş güzel kadının gözünden, damla damla akan sahte göz­yaşları, zevkini ve aklıselimini şapka ve bastonuyla birlikte vestiyere bırakmayan adamı, teessürden değil, ancak can sı­kıntısından ağlatabilir.

Sinema, böyle yormayan masum bir göz eğlencesi kal­dıkça, yorgun başın munis bir sığınağıdır. Her zevkini kaybet­miş ruhu, çocukluk tazeliğine kavuşturan bu karanlıkta, basit musiki, tatlı bir ninni vazifesini görür. Ben, en güzel ve en din­lendirici uykularımı sinemanın, ipek yastıklar gibi başın ar­kasına yığılan yumuşak karanlığına borçluyum.

ŞEHİR HARİCİ
Üç dört seneden beri uzak çiftliğinde, anlar, inekler, keçi­ler ve tavuklardan müteşekkil dost bir hayvan çemberi or­tasında yaşayan akıllı bir dostumu ziyarete gittim.
Şehirden tamamen uzaklaşan bu dostu, ilk bakışta, tanı­mak müşkül oldu: Saçları vahşi bir gelişme ile başını sarmış, rengi bakır kırmızılığı almış, dişleri uzamış, lehçesinde çetin sesler belirmişti. Alnında ne hüzünden, ne neşeden eser kal­mamıştı. Tabiat, dostumu kendine benzetmiş ve onu bir kaya parçasına döndürmüştü.

Tabiatın insana yapacağı en büyük iyilik, şüphe yok ki vücudu böyle haşin bir zırh ve içindeki ruhu da böyle bir çe­lik külçesi hâline getirmektir. Şehirlerin sarı derisini kırların kızıl derisine değişmedikçe güneşin ve toprağın kardeşi ol­mak kabil mi?

Derler ki: Aynı ağaçların, aynı tepelerin ve aynı göklerin sonsuz bir tekrarından başka bir şey olmayan kır aleminin saadetleri, sırf şairane bir icat eseridir. Gerçekten, yaşamak hünerindeki aczi yüzünden, şehirde mesut olamayan şair, Oktruva sınırı dışında bir cennet var olabileceğini zannetmiş ve başkalarını da buna inandırmak için asırlardan beri manzum sözün telkin kudretinden yardım dilemiştir. Bu itibarla şairin kırı, olsa olsa kolay süt, ekmek, peynir ve bal temin eden bir çiftlik olabilir.
Fakat kır, hakiki kır, sert toprakla sert insanın boğuştuğu bir âlemdir.

Kaynak: http://www.edebiyatekibi.com/index.php?option=com_content&task=view&id=211&Itemid=29

Bir Bilim Adamının Romanı Özeti Oğuz Atay

Yazar, bu romanda hocası Mustafa İnan’ın hayatını kaleme almıştır. Bu yüzden biyografik bir eserdir. Romanda fakir bir halk insanı olan Mustafa İnan’ın dünyaca tanınan bir (araştırmacı) bilim adamı olma sürecinde yaşadığı güçlükler ve bu güçlüklere rağmen ahlak ve kişiliğinden hiçbir şey kaybet­memiş olması ele alınmaktadır. Oğuz Atay, eser, hocasının fotoğraflarını ekleyerek daha renkli bir eser ortaya koymuştur.
Roman iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Mustafa İnan’ın doğumundan eğitim hayatı bitene kadarki dö­nem; İkinci bölümde ise hocalığından ölümüne kadarki süreç anlatılmaktadır.
Eser, Mustafa İnan’a şivesi ve görüntüsüyle çok benze­yen bir çocuğun Fen Fakültesi’ne giriş sınavının sonuçlarını öğrenmek için beklediği bir kuyrukta başlar. Kuyruktaki diğer öğrenciler, çocuğa taşralı olarak bakmakta; onun sınavı kaza­namayacağını düşünmektedir. Yan blokta ise Türkiye Bilim­sel ve Teknik Araştırma Kurumu’ ödülleri dağıtılmaktadır. Or­ta yaşlı bir adam çocuğun yanına gelir. Bilimle uğraştığı belli olan bu orta yaşlı adam, Mustafa İnan’dan bahseder çocuğa. Törende ‘Bilim Hizmet Ödülü’ ölümünden dört yıl sonra Mus­tafa İnan’a verilecektir. Törende çocuk, Mustafa İnan hakkın­da pek çok şey öğrenir. Oğuz Atay, bu orta yaşlı adam vası­tasıyla Mustafa İnan’in hayatını anlatmaya başlar.
1971′de bilime verdiği hizmet dolayısıyla ödül alan Mus­tafa İnan, 24 Ağustos 1911′de Adana’da seyyar posta me­muru Hüseyin Avni Bey’in oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Ekonomik durumları pek parlak değildir. Mustafa’dan önce altı çocukları ölmüştür. Mustafa’nın yaşaması da bir mucize­dir. Çünkü Anadolu’da o dönemde fakirlikten salgın has­talıklar, kazalar, tıbbi imkânsızlıklar kol gezmektedir. Küçük yaşta damdan düşen Mustafa, ölümden zor kurtulmuştur. Ya­zar, “Mustafa İnan ölseydi bilim hayatımızda çok büyük bir boşluk olacaktı.” der. Mustafa’nın çocukluk yılları 1. Dünya Savaşına denk gelir ve Adana Fransızlar tarafından işgal edi­lir. Aile, bundan sonra Anadolu’daki tüm halk gibi maddi sıkıntılar içinde bocalar. Mustafa zayıf bünyeli olduğu için ona özen göstermeye çalışırlar. Mustafa bu sıkıntıları erken yaşta tanıdığı için ağırbaşlı ve durgun bir kişiliğe sahip olmuş­tur. Kısa bir süre sonra, Mustafa’nın babası işi nedeniyle di­ğer şehirleri de gezmek zorunda kalır. Bu yüzden annesi, yok­luk içinde, düşmanların işgal ettiği bir şehirde yapayalnız ka­lakalır. Bu yüzden yollardaki eşkıyalara rağmen Mustafa, kar­deşleri ve annesi Adana’dan kaçmak zorunda kalırlar. Kon­ya’ya yerleşirler. Mustafa İnan burada Mevlânâ’nın şehre ver­diği manevi havanın da etkisiyle Divan Edebiyatına ilgi du­yar. Bu arada maddi sıkıntıları gittikçe artan ailesi, tatillerde Mustafa İnan’ı bir kuyumcunun yanına çırak olarak verir.
Mustafa İnan, eğitim hayatı boyunca hiç defter kullan­maz. Çok zeki olduğu için buna gerek duymaz. Fakat babası kitapla, defterle uğraşmayan bu çocuğun okumayacağını dü­şünür. Mustafa, ailesine yük olmamak için kitap da almaz. Bu yüzden, sabahları erkenden kalkar; mektepteki yatılı okuyan çocukların kitaplarından çalışır. Savaş yıllan, ekonomik sıkın­tılar Mustafa’yı erken olgunlaşürmıştır. Mustâfa İnan, öğrenci­lik yıllarında öğretmenlik de yapar. Arkadaşları konuyu anla­madıkları zaman Mustafa İnan’a gelirler; Mustafa onlara kısa sürede konuyu mükemmel şekilde anlatır. Öğretmek onun için vazgeçilmez bir tutkudur. Adana Lisesi’nde öğrenim gö­ren İnan, arkadaşlarına hep yol gösterir, onlara okumalarını söyler ve ufuk kazandırmaya çalışır. Bu yüzden okuldaki her­kesin dostudur.
Mustafa, 19 yaşında İken babasını kaybeder. Bütün aile­nin geçimi Mustafa’nın sırtına yüklenmiştir. Bilim adamı ve öğretmen olmak istemektedir. Fakat bilgi ve zekâsına rağmen ailesi için en kolay yoldan para kazanabileceği okulu tercih etmelidir. Bu yüzden, liseyi birincilikle bitiren Mustafa, fen fakültesine kayıt yaptırır. Arkadaşlarının gönlü razı olmaz ve ondan habersiz kaydını mühendislik fakültesine alırlar. Ders­lerde üstün bir başarı gösterir. Hocaları ona ‘Doçent’ deme­ye başlarlar. Mustafa İnan, bu yıllarda ülkesi için çalışmaya, öğretmenlik yapmaya kesin karar verir. Almanca kursuna gi­der; her geçen gün kendini yetiştirmek için uğraşır. Mustafa İnan, üniversitede okuduğu yıllarda pozitif bilimler yeni yeni gelişmektedir. Bu yüzden aksayan pek çok şey vardır. İşini yapamayan, öğrenciye çok sert davranan hocalar, Mustafa’yı daha da İdealist yapar. Ailesinin geçimine katkıda bulunmak için bu yıllarda lise öğrencilerine ders vermeye başlar.
Romanın ikinci bölümünde, Mustafa İnan’in eşi Jale ile tanışma süreci anlatılır. Mustafa’nın ders yerdiği lise öğrenci­lerinden birisi de Jale’dir. Jale, Mustafa İnan Hoca’sına çok saygı duyar ve samimi bir ilişkileri olur. Sonra Jale, bursu çı­kınca Almanya’ya gider. Mustafa, Jale yokken de onun aile­sini her hafta ziyaret eder, aile Mustafa’ya çok alışır. Hâlâ ho­ca öğrenci ilişkileri olsa da Jale Hanım’la Mustafa mektup-laşır. Daha sonra Mustafa İnan, doktora yapmak için İsviç­re’ye gider. Burada ara sıra Jale Hanım’ı da ziyaret etmeye başlar. Mustafa İnan, arkasından Jale Hanım, İstanbul’a dö­ner. Bundan sonra evlilik kararı alırlar. Oldukça rahat bir ya­şamı olan Jale Hanım, Mustafa’nın geçindirmek zorunda ol­duğu bir ailesi olduğunu bilir. Evlilik teklifini yine de kabul e-der. Maddi imkânsızlıklar ve Mustafa’nın ailesi yüzünden düğünleri çok zor olur. Evlendikten sonra aynı sıkıntılar de­vam eder. Mustafa İnan, önüne açılan bütün zengin olma yollarını reddeder. Üniversite hocalığı dışındaki tüm teklifleri devletine ihanet sayar. Bu yüzden, evine oldukça uzak olan üniversiteye çoğu zaman yürüyerek gitmek zorunda kalır. Bu­nunla beraber, üniversitenin çok büyük gelişmeler katetmesi-ni sağlar. O, İsviçre’de çok lüks şartlar altında çalışmayı red­detmiş, ülkesi için her zorluğa katlanacağına söz vermiştir. İlk doktorayı yaptırır, ilk kürsüyü kurar. Üniversitenin pek çok işi­ni yüklenir. Evine çok yorgun dönmektedir. Hastalıktan çok korkan Mustafa İnan, dekan olduktan sonra iyice sağlığına dikkat edememeye başlar. Bu günlerde, Yahya Kemal’in soh­betlerine büyük bir zevkle katılmaktadır. Bu arada, oğlu Hü­seyin de büyümektedir. Mustafa İnan’in ilme karşı tüken­meyen bir iştahı vardır. Dil, edebiyat, felsefe, tarih, matema­tik, sanat gibi her dalla ilgilenir. Öğrencilerini de kendisi gibi çok yönlü yetiştirmeye çalışır. Bu arada, makaleler, deneme­ler yayınlamaya başlar. Ülkesine, milletine çok bağlı olan Mustafa, beyin göçünden dolayı çok üzülmektedir o yıllarda.
Mustafa İnan’a milletvekilliği, bakanlık teklif edilir. Bu i-dealist adam bunları kabul etmez. Çünkü kendisinin en bü­yük görevinin eğitim olduğunu düşünmektedir. Elinin tersiyle tüm maddi olanakları iten Mustafa İnan, ancak ömrünün son­larına doğru bir daire sahibi olabilir. Bu daire yüzünden hiç sevmediği hâlde borçlanır ve son yıllarında parayla ilgilen­mekten nefret ettiği için bu borçlar onu çok üzer. Karlı bir günde, derse giden Mustafa İnan, hastalanır. Doktorlar, yurt dışına gitmesi gerektiğini söylerler. Mustafa İnan, hiç isteme­diği hâlde Almanya’ya gider. Kendisine konan ‘Lösemi’ teşİlişinden haberi yoktur, Mustafa İnan’in. İyileşip öğrencilerine kavuşacağını ümit etmektedir. Hastalığı gittikçe ilerler. Her gün sancılar çeken Mustafa, ancak morfinlerle sakinleşir. Hiç yemek yememeye başlar ve nihayet 5 Ağustos 1967 yılında Mustafa İnan, uykusundan bir daha uyanamaz. Hayatı bo­yunca kendi ülkesinde yaşamak isteyen Mustafa İnan, Fren­gistan dediği yabancı diyarlarda can verir. Türk bilim ha­yatında bir dönüm noktası olan bu dehanın öldükten sonra dahi parasızlık peşini bırakmaz. Eşi Jale’nin kucağına fatura­lar yağmaya başlar. Bir imam bulamadıkları için Mustafa İ-nan’a son görevini oğlu Hüseyin yapar ve babasının ölüsünü yıkar. Öldükten ancak üç gün sonra hastanenin parası ödenir ve Türkiye’ye dönerler. Mustafa İnan’ın ölümünü duyan her­kes yasa bürünür.

Beş Şehir Özeti Ahmet Hamdi Tanpınar


Ahmet Hamdi Tanpınar Beş Şehir

Ankara uzun tarihin şaşırtıcı terkinleriyle doludur. Asırlar içinde uğradığı istilalar, üst üste yangınlar ve yağmalar şehirde geçmiş zamanların pek az eserini bırakmıştır.
Belki milli mücadele yıllarının bıraktığı bir tesirdir, belki doğrudan doğruya çelik zırhlarını giymiş ortada dolaşan bir eski zaman silahşörüne benzeyen kalesinin bir telkinidir.
Ankara bütün orta Anadolu’ya bir iç kale vazifesini görmüş, eteklerinde daima tarihin büyük düğümleri çözülüp bağlanmıştır. Etilerin, Firigyalıların, Libyalıların, Roma ve Bizansın Selçuk ve Osmanlı Türklerinin zamanlarında bu hep böyle olmuştur.
ERZURUM :
Erzurum’a üç defa üçünde de ayrı ayrı yollardan gitmiş. A. Hamdi TANPINAR ilk yolculuğu çocuk denecek bir yaşta ve balkan harbinin sonunda yaşanmıştır. Yıldız dağının dibinde, gecenin dört bir yandan getirip çadırımızın üzerine yırttığı bin türlü ses ve uğultu arasında ben ( A.H.TANPINAR) hep bu dağın şöyle bir gördüğüm mahmur ve dumanlı başını düşünmüştüm. Erzurum’da bu duygularla tıpkı koyunlarını bütün bir yaz boyunca menzil menzil yemyeşil otlaklarda otlata otlata güz başında şehre getiren Cizre ve Bingöl çobanları gibi girdim, diyor TANPINAR.
İkinci sefer geldiğim Erzurum ( 1923′ te – 10 yıl sonra ) başka bir Erzurum’du. O na Doğu Anadolu dağlarının eski bir şarap gibi zamanla takdis edilmiş ruh besleyici uzletinden değil, dört cihan harbi yılının ve istiklal savaşının üstünden aşarak gelmiştim. Aşkale’de yattığım hanın kahvesinde, esirlikten yeni dönen yanık yüzlü, tek kollu biçare TANPINARA Kafkasya cephesine giderken bıraktığı oğlu, karısı ve anasından hiç birini hatta evinin yerini bile bulamadığı için girdiği günün akşamında şehri terk ettiğini söyler.
Peki şimdi nereye gidiyorsun ? diye sorar TANPINAR
Efendi, dedi nereye gittiğimi ne sorarsın ? Geldiğim yeri sana söyledim yetmez mi ?
On yıl içinde kaybolan şey, bütün bir hayat tarzı bütün bir dünya imiş. Trabzon’dan başlayıp Tebriz’de biten kervan yolculukları 1855′lerde yüz binden fazla nüfuslu Erzurum’a iktisadın beslerken peş peşe gelen savaşlar Erzurum’da yaşamı insan kaynağı başta olmak üzere iktisadi ve diğer kaynakları acınası nispetlere indirgemiştir.
A. Hamdi TANPINAR, Atatürk’ü ilk defa Erzurum’da görmüş, Atatürk’le tek konuşması Erzurum Lisesinde olmuş. O na göre Atatürk sakin, kibar daima dikkatli ve her şeye alakalıydı kendisine söylenenleri son derece rahat bir dinleyiş tarzı vardı. Atatürk her şart içinde kendisini enpaze edenlerdendi; bakışında, jestlerinde, ellerinin hareketlerinde, kımıldanışlarında ve yüzünün çizgilerinde bir dinamizim vardı.
A. Hamdi TANPINAR Erzurum’da kaldığı müddetçe mahalli diyebileceğimiz musikiyi şahsi bir macera gibi yaşamış. TANPINAR’ın Erzurum’a üçüncü ve son gidişi ikinci cihan harbinin son yıllarına denk gelmiştir. Yataklı vagonda yolculuk yapmasına rağmen asıl yolculuğun üçüncü mevkii vagonlarında aranmalı diyor. TANPINAR ona göre üçüncü mevkii vagonlarında yolculuk gerçek hayatı halk arasında aramak gibidir. Çünkü orada insanlarla en geniş manada temas var diyor TANPINAR.
A. Hamdi TANPINAR ‘a göre Erzurum Türk tarihine Türk coğrafyasına 1945 metreden bakar. Malazgirt zaferinin açtığı gedikten yeni vatana giren atalarımızın ilk fethettikleri büyük merkezi şehirlerden birisidir, Erzurum.
Tarihimizin ikinci dönem yerinde, milli mücadelenin temeli gene Erzurum’da atılır. Atatürk, Erzurum’dan işe başlar tıpkı ilk fatihler gibi oradan Anadolu’nun içine doğru yürür; Erzurum’dan başlayarak yurdumuzu milletimizin tarihi hakları adına yeni baştan fethederiz diyor TANPINAR.
A. Hamdi TANPINAR tirene binip Erzurum’dan ayrıldığı saatte 03 TEMMUZ 1949’un şehri 30 AGUSTOS zaferini kutluyordu ve güneş iki dağın arasında kaybolacağı zaman, son bir ışık TANPINAR’ın olduğu yere kadar uzanır. Toprak derin ama derin ürperir. Erzurum ovası yavaş yavaş saf gümüşten ermiş altın sarısına, ondanda akşam saatlerinin esmerliğine geçer tıpkı her ayrılık gibi!
KONYA:
Konya, kendini gizleyen ve esrarlı güzelliğiyle bozkırın tam çocuğudur. Bozkır kendine bir serap çeşnisi vermekten hoşlanır. A.H.TANPINAR ‘a göre Konya’ya hangi yoldan girerseniz girin sizi bu serap vehmi karşılar. Sağlam ruhlu kendi başına yaşamaktan hoşlanan Konya, dışarıdan gösterişsiz, içten zengin orta Anadolu insanına benzer.
A.H.TANPINAR’ göre her tarihi bir kör dövüşü yapan ihtiraslara, kinlere, felaketlere rağmen bir vatan fetheden ve o arada yeni bir milletin, yeni bir dilin doğmasını sağlayan adamlar Konya’da yaşamışlardır. Haçlı seferlerinin ve Bizans saldırılarının her şeyi yıkacak gibi gördüğü felaketli yıllarda Anadolu’nun içinde bir şimşek gibi dolaşan Selçuklu sultanı 1 nci Kılınç Arslan Konya’yı başkent yaptığı günlerde, belki de TANPINAR’ın bulunduğu yerlerde dolaşmış, durmuş düşünmüş ve çetin kararlar vermişti.
Mevlana ile babası Konya’ya 1228 yılında gelirler. Bu Konya civarında sultan hanının yapıldığı yıldır. TANPINAR’a göre Selçuk Rönesans’ı, vakitsiz bastıran kar fırtınaları altında yeşeren bahara benzer. Karatay Medresesi bittiği zaman medresede yapılan toplantıya katılan Mevlana’ya sorarlar
Baş köşe neresidir ?
Bulunduğu yerden kalkıp kapı dibine tercih eden Mevlana cevap veriyor.
Aşk adamı için baş köşe sevgisinin kucağıdır.
Şems geldikten sonra sadece bir cezbe adamı olur, sema döner, şiir söyler, şekillerin ve kalıpların dışında yaşar. Mevlana Konya’yı devrinin yalnız coşkunluklarıyla doldurmaz, onu içten değiştirir. Mevlana şairdir; şiiri inkar etmesine, küçük görmesine rağmen şarkın en büyük şairlerinden biridir diyor TANPINAR. TANPINAR’a göre Mevlana’nın dünyası hareket halinde bir dünyadır; burada her şey yaratıcı aydınlığı ve aşkın kendisi olan Allah’ın etrafında döner, ona doğru yükselir, onda kaybolur, ondan doğar ve ayrılır, tekrar onunla ve birbirleriyle birleşir. Her şey burada birbirini izler, birbirinin aynıdır, birbirine cevap verir. Bu mahşerde ne öldüren, ne öldürülen, ne seven, ne sevilen birbirinden fark edilir. TANPINAR’a göre Mevlana felsefesi ( tasavvuf ) budur.
TANPINAR diyor ki Mevlana şiirleri yazıldığı devirle beraber düşünülürse batmakta olan bir gemiden yükselen son dua gibidir. Bütün varlık Allah’a doğru giden bu geniş hıçkırıktadır. Onun sesi ümidin ve affın sesiydi gelin o sese hep beraber kulak verelim:
Gel, gel kim olursan gel, kafirde olsan, Yahudi veya put peresede oldan gel dergahımız ümitsizliğin dergahı değildir. Yüz defa tövbeni bozmuş olsan yine gel.
BURSADAN ZAMAN :
Bursa’ya birkaç defa gittim ve her defasında kendimi daha ilk adımda bir efsaneye çok benzeyen tarihimizin içinde buldum, diyor TANPINAR ve ekliyor: Zaman mefhumunu adeta kaybettim ve daima, bu şehre ilk defa giren ve ona yeni baştan bir Türk şehri olarak kuran dedelerimizin yaşayışlarındaki halis tarafa hayran oldum. TANPINAR’ a göre o şehirde muayyen bir çoğa ait olmak keyfiyeti o kadar kuvvetlidir ki insan “Bursa’da ikinci bir zaman daha vardır” diye düşünebilir.
TANPINAR’ a göre tarih Bursa’ya damgasını o kadar derin ve kuvvetle basmıştır ki; her yerde kendi ritmi, kendi hususi; zevkiyle vardır, her adımda insanın önüne çıkar. Kah bir türbe, bir cami, bir mezar taşı, burada eski bir çınar , ötede bir çeşme olur ve geçmiş zamanı hayal ettiren manzara ve isimle, üstünde sollanan ve bütün çizgilerini bir hasret sindiren geçmiş zamanlardan kalma aydınlığıyla sizi yakalar. Bursa’ da yeşilin manası çok başkadır; o edebiyetin rahmani yüzü, bir mükafata çok benzeyen bir sükünün fani bir sacete sinmiş manasıdır. Yeşil türbe, Yeşil cami der demez , ölüm muhayyılerimizdeki çehresini değiştirir. Diyor TANPINAR
TANPINAR’IN dizelerinde emir sultan Bursa’nın büyük aşk maceralarından birini kahramanı sıfatıyla bile o eşsiz yeşilliği aşkların arasında görebilen ve halk mahalliyesine en fazla mah olmuş çehresidir. Diye düşünmüştür.
İSTANBUL:
Eski İstanbul terkipti. Bu terkip küçük büyük, manalı manasız, eski yeni, yerli yabancı, güzel çirkin bir yığın unsurun birbiriyle kaynaşmasından doğmuştur. Eski İstanbul’da zengin fakir her sınıf berabere eğlenirdi.
İstanbul büyük mimari eserlerinin olduğu kadar küçük köşelerin, sürpriz peyzajların da şehridir. Hatta iç İstanbul’u onlarda aramalıdır. Büyük eserler ona uzaktan görünen yüzünü verirler; ikinciler ise onu çizgi çizgi işleyerek podrenin içini dolduran, büyük techidin kurduğu çerçeveyi bin türlü psikolojik haliyle yaşanmış hayat izleriyle tamamlanmış eserlerdir. İşte Beyazıt, Süleymaniye, Ayasofya, Sultanahmet, Sultan Selim yahut Yeni cami gibi.
Tabiat bir çerçeve, bir sahnedir. Bu hasret, onu kendi aktörlerimizle ve havamızla doldurmamıza mümkün kılar. Fakat bu içki ne kadar lezzetli, tesirleri ne kadar derin olursa olsun, Türk cemiyetinin yeni bir hayatın eşiğinde olduğunu unutturamaz. Bizzat İstanbul’un kendiside bu hayatın ve kendisine yeni kıymetler yaratacak yeni zamanın peşinde sabırsızlanıyor. En iyisi, bırakalım hatıralar içimizde konuşacakları saati kendiliklerinden seçsinler diyor TANPINAR!

Kaynak: http://www.romanozetleri.org/ahmet-hamdi-bes-sehir-kitabi-romani-ozeti.html/comment-page-1

Akdeniz Romanı Özeti Panait Istrati

AKDENİZ
Roman, Osmanlı sınırları içinde olan İskenderiye, Kahi­re, Beyrut, Şam gibi şehirlerde başkahraman Adrien'in ya­şadığı serüvenleri, sosyal ve ekonomik hayatı işlemektedir. Farklı dil, din ve ırklara sahip insanlar arasındaki hoşgörü vurgulanırken, içki, ahlaksızlık gibi kötü özelliklerin sonuçları ortaya konmaktadır.

PANAIT ISTRATI
1884 -1935 yılları arasında yaşamıştır. Romanyalı bir ya­zar olan Istrati, orta hâili bir ailenin çocuğudur. İlkokulu bitir­dikten sonra duvar boyacılığı, amelelik, uşaklık, gazetecilik, fotoğrafçılık gibi pek çok işle uğraşmıştır. 1903 yılında Paris'e gitmiştir. 1916-1920 yılları arasında İsviçre'de Fransızcasını geliştirmiştir. Ünlü yazar Roma Roland onu yazı yazmaya teş­vik etmiştir. 1929 yılında verem olmuş, 1935 yılında da bu hastalıktan ölmüştür.

Romanları Fransızca olup biyografik özellikler taşır. Ken­di hayatından hareketle eserlerini kurgulamış bir yazardır.

Başlıca eserleri şunlardır: Angel Dayı, Mihail, Minka Abla, Akdeniz, Kira Kirilana, Sünger Avcıları'dır

AKDENİZ
Roman, Osmanlı sınırları içinde olan İskenderiye, Kahi­re, Beyrut, Şam gibi şehirlerde başkahraman Adrien'in ya­şadığı serüvenleri, sosyal ve ekonomik hayatı işlemektedir. Farklı dil, din ve ırklara sahip insanlar arasındaki hoşgörü vurgulanırken, içki, ahlaksızlık gibi kötü özelliklerin sonuçları ortaya konmaktadır.
Başlıca Kahramanlar:
Adrlen: Fakir bir ailenin oğlu olan Adrien Mısır'daki ar­kadaşının yanına giderek zengin olma hayali ile yaşayan bi­ridir. Pek çok işe girip çıkar. İnsanların ikiyüzlülüğüne rağmen saflığını her zaman korur.

Mihail: Adrien'in en yakın arkadaşıdır. Zengin olma hırsıyla yanıp tutuşan bir kişidir. Para için her ahlaksızlığı göze alır, zengin kadınlarla evlenip servete kavuşma hayalleri ku­rar. Veremdir.

Musa: Adrien'le aynı mesleği - badanacılık- yapan , alt­mış yaşlarında bir Yahudidir. Asıl adı Moritz'dir. Kızının kötü yola düşmesine dayanamadığı için ölür.

Sara: Musa'nın kızıdır. Çok güzel, sarışın bir genç kızdır. Bir aşk uğruna ailesini terk eder. Sevgilisinin kötü niyetini an­layamayacak kadar saf biridir.

Titel: Asker kaçağı olduğu için Mısır'a kaçmış, kolay yol­dan para kazanmak isteyen bir kişidir. Sara'nın aşkını kul­lanır. Temelde kötü niyetli, düzenbaz bir adamdır.

Salomon Klein: Yahudi bir iş adamıdır. Zengin, çıkar­cı, para için her kötülüğü yapabilen biridir.

Simon Herdan: Adrien'e her konuda destek olan, be­kâr bir Yahudi esnaftır.

ÖZET
Adrien, artık yaşadığı hayattan bıkmıştır. Arkadaşı Miha­il'in yanına gidip para kazanmak ister. Fakat pasaportu yok­tur. Her şeyi göze alır ve İstanbul'a doğru yola çıkan bir ge­miye biner. Bütün geçmişini arkasında bırakmıştır. Gemide Musa ile tanışır. Kısa sürede Musa'nın hayat hikâyesini öğre­nir. Musa, Mısır'a gitmektedir. Çünkü kızı bir adamla kaç­mıştır. Tek isteği, kızını o adamın elinden kurtarmaktır. Musa,kızının gerçekten zengin olduğunu sanmaktadır. Yolda Adrien ile Musa çok iyi dost olur. Gemi, Pire, İzmir gibi şehirler­den sonra İskenderiye'ye varır. Adrien, zenginlik planlarını biraz erteleyerek bu dostuna kızını bulması için yardım etme­ye karar verir.

İskenderiye'de Sara'yı aramaya koyulurlar. Fakat verilen adreslerin hiçbirinde yoktur. En sonunda köhne bir viranede, sefalet içindeyken bulurlar. Kız, iflas ettiklerini söyler. Fakat buna Musa da Adrien de inanmaz. Geri dönüş için para bi­riktirmeleri gerekmektedir. Musa ve Adrien bir otelin bada­nasını yapmaya başlarlar. Fakat otelin sahibi onları kandırır ve almaları gereken paranın ancak dörtte birini öder. Bu ara­da Sara ve sevgilisi Titel yeniden barışmıştır. Titel, hepsini ye­ni bir bar açacaklarını söyleyerek kandırır. Ortağı da Falconi adında zengin bir iş adamıdır.

Adrien de Titel'e inanarak onlarla birlikte Kahire'ye gelir. Kahire'de bar açacaklardır. Burada arkadaşı Mihail'i bulur. Mihail, arkadaşına çok ilgisiz davranır. Adrien çok üzülür. Ar­kadaşı yaşlı bir kadınla birliktedir. Onunla evlenip paralarını almayı planlamaktadır. Mihail'in planlarından hiç hoşlanmaz. Bir süre sonra Titel'in de maskesi düşer. İş ortağı diye tanıt­tığı Falconi'nin tek niyeti Sara ile birlikte olmaktır. Sara bun­ları duyunca hasta olur. Adrien ve Musa, Beyrut'tan bir iş teklifi alarak Beyrut'a giderler.

Beyrut'ta zengin iş adamı olan Klein onlara yardım eder. Zengin Arapların yaşadığı Gazir'de evleri boyayıp süsleyecekerdir. Böylelikle çok para kazanabileceklerdir. Klein'in dediği gibi olur. Çok para kazanırlar. Paralan Klein muhafaza etmektedir. Babasının zengin olmaya başladığını duyan Sara ve Titel ile onların yanma gelir. Fakat bir süre sonra Klein onları dolandırır ve paralarının büyük kısmını vermez. Bir de Titel'i nü-üz sahibi dostları sayesinde sınır dışı ettirir. Sara ile nişanlanır.
Musa, memleketine geri döner. Musa'nın diğer kızı Jizel evlenmek üzeredir. Fakat ablasının kötü yola düştüğü öğreni­lir. Nişanı bozulur. Musa artık bu kadarına dayanamaz ve kahrından ölür.

Adrien 5 yıl sonra İskenderiye'de Sara'yı tüm güzelliğini yitirmiş, sefil bir hâlde tezgâhtarlık yaparken görür. Adrien bir süredir Şam'dadır. Simon adlı biri ile tanışır. Onunla tabe­lacılık yapmaya başlar. Çok iyi para kazanmaktadır. Fakat Şam'da Shakespeare ismini dahi duyan kimse yoktur. Mem­leketini özlemektedir. 1908 yılında ülkesine döner. İbrail ya­kınlarında arkadaşı Mihail'le birlikte bir işe girer. Biraz üçkâ­ğıtla iyi para kazanır. Fakat hastalığı ilerlemiş olan Mihail bir gemi yolculuğunda ölür. Adrien, en yakın arkadaşının ölü­müne dayanamaz. Bükreş'e gider. Balkan Savaşı yıllandır. Siyasete atılır. Devrimci olduğu için tutuklanır. En sonunda Adrien, özgürlüğü tatmak için Paris'e doğru yola çıkar.

Kaynak: http://www.edebiyatekibi.com/index.php?option=com_content&task=view&id=374&Itemid=29